Artık son düzlüğe vardık. Seçime sayılı günler kaldı. Sadece üç hafta kadar sonra ak koyun, kara koyun belli olacak. Türkiye halkı kendi öz iradesi ile katılımcı demokrasi ile mi yönetilecek, yoksa mevcut tek adam rejiminin daha da koyulaşacağı sıradan bir Ortadoğu ülkesine doğru yolculuğa devam mı edecek?

Hayati referandum

Seçim sadece cumhurbaşkanlığında veya meclis koltuklarında kimler olacak ile sınırlı değil. Hatta, koltuklarda kimlerin olacağı ikincil bir konudur. Esas mesele Türkiye ikinci yüzyılına arkasına ülke tarihinin en gerici koalisyonunu olan otokrat bir tek adam rejimi ile hiçbir denge ve denetleme sistemi olmadan mı, yoksa katılımcı ve çoğulcu bir demokrasiyle, hukukun üstünlüğü ve eşitlik gibi değerlerle mi ilerleyecek? Bu açıdan 14 Mayıs bir seçim değil, Türkiye’de demokrasinin geleceğinin belirleneceği hayati bir referandumdur.

Ön kabul tehlikelidir

Kamuoyu yoklamaları ülkedeki kuvvetli değişim dip dalgasını sergiliyor, demokrasiye dönüş konusunda ümitvar olunmasına imkan veriyor. Ancak, trafolara kediler girebilir. Yazılım mucizeleri gerçekleştirilebilir, oy kaydırmalarıyla değişim dalgasına set vurulmaya çalışılabilir. “Tamam bu iş” duygusu güzel. Uzun yıllardır yaşanılan demokrasi, saygı, sevgi, tolerans, çoğulculuk ve hukukun üstünlüğü yoksunluğuna son verilebileceği umuduyla gidilen sandıktan başarı ile çıkılabilmesinin tek ve önemli şartı son ana kadar mücadelenin devam ettirilmesi, mesela “Adam kazandı” gibi teslimiyetçiliğe geçit verilmemesidir.

Oy vermeye giderken de, son oy sayılıncaya kadar da ön kabullerden, zafer sarhoşluğundan, ya da daha kötüsü yenilgi bezginliğinden sakınmak şarttır. İstanbul yerel seçim hokkabazlıklarını, devlet ajansının ve TRT’nin madrabazlığını unutmamak şarttır. Tıpkı İstanbul seçiminde olduğu gibi özellikle ANKA ajansı olmak üzere alternatif haber kanallarından seçim oy sayım sürecinin çok ciddi takibinin yapılması, seçim güvenliği için her sandıkta tedbirli ve uyanık olunması hayati önemde olacaktır.

Tansiyona dikkat

Daha birkaç gün önce Cumhuriyet Halk Partisi lideri ve Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik şiddet girişimleri, sosyal medyada giderek dozu artan nefret söylemi oy verme günü yaklaştıkça ülkedeki siyasi iklimin daha da gerginleşeceğinin ve iktidarın bir kez daha güvenlik korkusu algısıyla halk iradesini rehin almaya çalışacağını göstermektedir. 2015 Haziran-Kasım döneminde yaşanan büyük sosyal travmayı unutmamak, AKP’nin iktidarı terk etmemekte, paylaşmamakta direneceğini hatırlamak, her türlü provokasyona karşı hazırlıklı olmak gerekir.

Gereksiz tartışmalar…

14 Mayıs’ta seçim tamamlanmalı. Kalan sayılı günde Kılıçdaroğlu’nun Kahta’da başarıyla savuşturduğu gibi provakatif tuzaklara düşmemek, ama özellikle Millet İttifakı paydaşları arasında kakofoniden ve gerginlikten kaçınmak gerekir.

Sır değil, daha dün Millet İttifakının iki üyesi AKP içindeydiler. Gizli falan değil, kendileri de reddetmiyor. Bu konu yeni değil, ve bu ön kabulün sorgulanmasının anlamı da yok. İyi parti dışındaki diğer paydaşları bu ittifakın tek liste ile CHP çatısında girmişlerse seçime, doğal olarak CHP seçmeninin kabul etmekte zorlanacağı isimler de çok sevdikleri ve destekleri isimlerle birlikte yer alacaklardır. Listeye hangi parti kontenjanından girmiş ise o “ayrık otu isimler” doğal olarak kendi partileri adına seçilecek ya da seçilemeyeceklerdir. Bunu konu yapmak provokasyona alet olmaktan başka bir şey değildir.

Ya da, seçildikten sonra ilk yapacağı işlerden birisinin İstanbul Sözleşmesini tekrar yürürlüğe sokmak olduğunu defalarca vurgulamasına rağmen Kılıçdaroğlu’nun, şimdi bunu paydaş partilerin bir tanesinin kabul etmeyebileceğini iddia etmek, sadece pişmiş aşa su katmak anlamında olacaktır. Yersizdir, gereksizdir.