Türkiye artık seçim sath-ı mailine girdi. Seçimlere sayılı günler kaldığını artık herkes söylemeye başladı. İddialara göre sandık şubat ayında da gelebilir, martta, nisanda veya mayıs ayında da. Yine herkesin üzerinde uzlaştığı bir diğer konu da seçimin Haziran ayına bırakılmayacağı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açısından üçüncü dönem, anayasa ihlali iddialarına imkan bırakılmayacağı söyleniyor. Demek ki, artık her adım seçime odaklı bir çalışma. Nitekim iktidar aylardır toplu açılışlar adı altında alanları ısıtıyor, seçim propagandası yapıyor. Muhalefet de çeşitli gayretler içerisinde. Türkiye’de yeni bir dönem açılıyor.

Sandıklar… Ah o sandıklar!

Seçimleri kimin kazandığı fark etmez, sandıklar açıldığı zaman Türkiye’de yeni bir dönem başlayacak. Türk halkı ya daha da otokratikleşen, merkezi yönetimin güçlendiği, ucuz emek gücü, ucuz hammadde, montaj sanayi ötesi sanayileşemeyen bir ülke olmayı tercih edecek, ya da güven veren bir ülke olarak uluslararası sermayeyi ülkede yatırıma teşvik ederek hızla kişi başı geliri 10 bin dolar kapanından çıkarmak, katılımcı demokrasiyi geliştirerek, popüler deyimle güçlendirilmiş parlamenter sisteme doğru adım atmak.

Hafta sonunda bir yanda Urfa mitingi, diğer yanda İstanbul toplantısı esasında halka bu tercihle karşı karşıya olduğunu anlatma etkinlikleri gibiydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son döneminde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) desteğiyle de olsa 20 yıldır iktidarda olan AKP’nin sanki muhalefet partisiymiş de ekonomik krizin, son dönemde Türk lirasının yeksan olmasının, ekonomiyi nas ile yönetmeye çalışarak stagflasyona sürüklemesinin sorumluluğunu reddedebilmesi, seçimden sonra müthiş bir ekonomik refah döneminin başlayacağını vaat edip halkın inanmasını istemesi önemliydi elbette. Seçmenin balık hafızalı olduğu, seçime giderken pompalanacak maddi imkanlar, maaş artışları, asgari ücret zammı, EYT çözümü gibi adımlarla halkın cebine para aktarmanın geride bırakılan dönemin acılarını tümden ortadan kaldırmasa da, unutturacağı bekleniyor herhalde. Doğrusu bu yöntemin uygulandığı ve başarılı olduğu on yıllar bırakıldı arkada. Ne demişti rahmetli Turgut Özal? “Seçim öncesinde zamları açıklayacak kadar enayi değilim” meali bir açıklamasını hatırlamıyor musunuz?

Bu ve benzeri popülist açıklamalar, iki anahtar vaatleri, “o ne verirse ben beş fazla vereceğim” kasaba politikacısı vaatleri her dönem kısmen veya etkili sonuç getirdi.

Tek adam mı? Ortak akıl mı?

Diğer yandan, iktidara karşıt ve değişim vaat eden partiler birlikte %60’a yakın oy potansiyeline sahip olsalar da, AKP-MHP bloğunun birlikteliğini, varoluşsal kenetlenmesini yakalamaları mümkün değil. Gerekli mi? Aslında tıpkı AKP-MHP gibi bir blok oluşturmaları halinde muhalefetin de yeknesak ve ümit veren yapısını kaybedeceğini söylemek herhalde abartı olmayacaktır.

Mesele Türkiye tek adam rejiminde ısrar mı edecek, koalisyon korkusunu bir kenara itip, uzlaşıyı, ortak aklı ön plana mı alacak?

İletişim faciası

Bir iletişim faciası olarak yorumlanan CHP’nin Lütfi Kırdar toplantısının sanki 6’lı masa etkinliğiymiş gibi ele almak yanlış olacaktır. 6’lı masa paydaşları hem birlikte bir uzlaşı sergilemekte hem de ayrı partiler olarak devam etmektedirler. Bu açıdan ayrı etkinlikler düzenlemeleri, farklı politika belgelerine imza atmaları zayıflık mı, zenginlik mi bence daha derin tartışılmalıdır.

Ancak, bu gibi etkinliklerde zarf ve mazrufun, yani içeriğin de, nasıl sunulduğunun da algı açısından ne kadar önemli olduğunun bir türlü kavranamaması CHP’de ciddi bir sıkıntı. Unutmamak lazım, siyasette gerçeklerle algı farklı olabilir ve o durumda önemli olan her zaman algıdır. Bu sıkıntı 6’lı Masa çalışmalarında da kendisini gösteriyor. Türkiye’nin bekası açısından o masanın önemini eminim milyonlar görmekte, umutlarını bağlamakta ama beceriksizlikleri gördükçe bunalmaktadırlar. 6’lı Masa şimdiye kadar çok önemli çalışmalara imza attı. Mesela anayasa değişiklik paketi, tüm eksikliklerine rağmen, şapka çıkarılacak bir çalışma oldu. Peki halka nasıl sunuldu, ne gibi bir heyecan dalgası sağlanabildi?

Mozaik ile ebru

Türk halkını anlatırken genellikle “mozaik” ile “ebru” arasında tercih yaparız. Ben hep “ebru” tanımını kullanmaya çalışırım. Tüm renklerin belirgin ama birlikte muhteşem bir kompozisyon olduğu bir Türkiye hayal ettiğimden herhalde. 6’lı masayı da ebru olarak görmeye çalışmak gerekir düşüncesindeyim. 6’lı masa iletişim çalışmalarını bu noktaya odaklaması yararlı olmayacak mıdır?

Seçimden sonraki gün Türkiye’de çok şey değişecek ama hiçbir şey de değişmeyecektir. Bir yandan daha otokratik bir ülkeye doğru evrilme durumu doğabilecek, diğer yandan ise nihayette daha paylaşıcı demokrasiye dönüşecek bir yol haritasıyla baş başa kalabileceğiz.

KKTC’de değişim

Bir zamanlar dostum demekten onur duyduğum sonra kendi tercihleriyle menfaati doğrultusunda savrulduğunu görüp üzüldüğüm Metin Feyzioğlu artık KKTC’deki Türkiye büyükelçisi. Üzüleyim mi, sevineyim mi?

Kıbrıs konusunu çok iyi bilen büyükelçiler oturdu o koltuğa geride kalan dönemde. Çoğu ile çok yakın ilişkilerim oldu. Kimileri kendisi de istedi, ama KKTC’yi resmen tanıyan bir ülkenin büyükelçisi gibi davranın telkinlerimiz hep duymayan kulaklara düştü.

Feyzioğlu dönüşüm sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en yakınlarından birisi oldu. Kıbrıs konusunu dedesinden bu yana yakinen biliyor. Oportünist adımlarla tehlikeli sulara açılması ihtimali büyük. Kıbrıs sorunundaki bilgisiyle teenni ile çok büyük başarılara imza atabilir.

İki hafta sonudur Büyük Handa kahve sohbetleriyle halkın nabzını tutmaya çalışıyor. Verdiği ilk sinyaller sanki büyükelçi değil de “yüksek komiser” olacağı, etkin sorun çözücü bir tutum içinde olacağı. Hükümetin neredeyse olmadığı KKTC’de önemli ekonomik yatırımlar konusunda TC büyükelçisinin etkin olması, Kıbrıs Türküne de siyaseti düzgün uygulama rehberliği yapılması kulağa sanki hoş geliyor ama bunun dozu da ayarlanmalı. Her halükarda, KKTC’de de yeni bir dönem başladı.