Babalık, ablalık, düşmanlık..

Ekrem İmamoğlu İYİ Parti Lideri Meral Akşener’e ‘ Abla’ diyor.

Kemal Kılıçdaroğlu, İmamoğlu ile ilişkisini, ‘baba-oğul’ diye tarif ediyor.

İktidar cenahı da açıkça düşmanlık ediyor.

‘Baba-oğul’ gibilerin münasebetinde genelde oğulların babaya ihanetlerini duyardık ya.. Şimdi Babanın oğula gareziyle yüzleşiyoruz. Bunu neden söylüyorum? Çünkü Kılıçdaroğlu aday olmak için engel gördüğü İmamoğlu engelini aşmak, onu önünden çekmek için elinden geleni yapıyor. O zaman da ‘Bu nasıl babalık?’ diye sormak gerekiyor.

Akşener-İmamoğlu yakınlığını samimi bulduğumu belirtmeliyim. Akşener’in isteyerek İmamoğlu’na zarar vereceği kanaatinde değilim.

İktidar ise en dişli rakip olarak İmamoğlu’nu görüyor olsa ki ona karşı çok agresif davranıyor.

İmamoğlu’na verilen ceza sağduyulu herkes tarafından tepkiyle karşılandı. İktidar, ‘6’lı Masa’yı dağıtmak veya İmamoğlu’nun adaylığını engellemek.. Hangi hesap içinde olursa olsun ortaya çıkan tablodan zarar gördüğü açık. Herhalde yaptırdıkları anketlerde de bu gerçeği görmüşlerdir.

İlerleyen günlerde İmamoğlu’na cezanın onandığını, İBB’ye soruşturmayla gerilimin tırmandırıldığını düşünün. Muhalefetin de kaos isteyenlerin tuzağına düşmeden sandığı beklediğini varsayın. Bu tablodan AKP karlı çıkabilir mi? Eğer birileri Erdoğan’a “bu manzara bize yarar sağlar” diyorsa akıllarına şaşarım.

AKP öyle anlaşılıyor ki seçimde yarışacağı ismin kendi onayından geçmesi taraftarı. “Bu nasıl olur?” demeyin. Tanık olduğumuz gelişmeler bize bunu anlatıyor. Zira muhalefeti dağıtmadan, istediği isimle yarışmadan bu seçimi iktidarın kazanması, hele de bu denli milli iradeye saygısızlık diyebileceğimiz uygulamaların ardından zor.

Aslında iktidar bu bel altı mücadele yöntemiyle kendi kendini vuruyor. Demokratik teamüllere uygun davransa, icraatlarını anlatsa, özeleştiri yapsa eminim daha başarılı sonuç almaları mümkün. Mesela 2002’de ‘zararlılar’ diye niteleyebileceğimiz kesimlerle işbaşına gelen AKP ülkenin çivisini çıkartmıştı. 2016’dan sonra çoğu yanlıştan dönüldü ama yine de bazı yanlışları ısrarla devam ettirdi.

O yanlışların başında siyasetin yargıya etkisi geliyor. ‘Bizden olan-olmayan’ perspektifinden yaklaşım geliyor. Milletten toplanan vergilerin sağlıklı kullanılmaması, denetim mekanizmalarının tıkalı olması geliyor.

İktidarın şu anda rakip adayları kural dışı biçimde kulvar dışına atmaya uğraşmaktan ziyade toplumdaki tepki başlıklarını araştırıp onlara çözümlerini sergilemesi gerekiyor. Böylesi onlar için de ülke için de daha yararlı olacaktır. Pahalılık bunların başında geliyor. Sığınmacı-Mülteci sıcak başlığı yine elzem konulardan. Diğer bir konu ‘ülkeyi kendi mülkü’ görme alışkanlığını terk etme..

Bu noktada aklıma gelen bir hususu da paylaşmak isterim. Mesela, AKP çıkıp, “ Başbakanlık sistemini geri getiriyorum. Cumhurbaşkanı’nı yine halk seçecek” dese yani yarı başkanlık uygulamasına geçmek için girişim yapsa kötü mü olur? Muhalefet buna karşı durabilir mi?

AKP’nin kavga, kaos doğuracak eylemler yerine faydalı işlere kafa yorması herkes açısından güzel olur. Geçmişte, özellikle darbe kalkışmasından önceki süreçte belki bu politikalardan nemalanma mümkündü. Lakin şimdi durum eskisi gibi değil. Her zorlama kendi kalelerine atılacak gol olacaktır.

Bitirmeden şunu da vurgulayalım. Prof. Emin Gürses’i bilirsiniz. Bilmeyenler de öğrensin. Geçen bir televizyon kanalındaki konuşmasına sosyal medyada denk geldim. Erdoğan’ın çevresi için hiç iyi şeyler söylemedi. Tayyip Bey’e karşı yığınla diyebileceğimiz suikast girişimleri olmuş. Emin hoca, “Füzeyle bile suikast planlanmış” dedi. Emin Hoca boş konuşmaz. Var ki anlattı. Bunları öğrenince Erdoğan’ın sıkı korunma nedenini anlayabiliriz.

“Kardeşin ulan o senin, kardeşin!!” Bu repliği herkes “Durun siz kardeşsiniz” diye hatırlar yada yorumlar.

Bu ülkeyi 20 senedir yönetenler ile yönetmeye talip olanlar samimiyse onlara bu repliği hatırlatmakta yarar var. Niyetiniz halisse birbirinizi yemeyin, Türkiye’ye zarar vermeyin.